top of page

Hitler’in Mucizeler Peşindeki Reich’ı

cokgezenhk
27 Eyl
3 dakikada okunur

Tarihin bazı dönemlerinde gerçek ile hayal arasındaki sınır öylesine incelir ki, devlet politikası ile falcılık aynı masada buluşabilir.

 

Nazi Almanyası bunun en tuhaf örneklerinden biriydi.

 

Adolf Hitler, Heinrich Himmler ve Joseph Goebbels gibi rejimin en güçlü isimleri bir yandan “bilimsel” ve akılcı bir devlet iddiasında bulunurken, diğer yandan astroloji, kehanet, radyestezi, medyumluk ve çeşitli sözde bilimlerle yakından ilgileniyordu.

 

Bu çelişkinin en ilginç aktörlerinden biri İsviçreli astrolog Karl Ernst Krafft’tı.

 

1939'da Hitler’e yönelik suikast girişiminden kısa süre önce, Hitler’in hayatının 7-10 Kasım arasında tehlikede olacağını öne süren bir tahminde bulunduğu iddia edildi. 8 Kasım’da Münih’teki Bürgerbräukeller’de Georg Elser’in bombası patladı. Sekiz kişi öldü, onlarca kişi yaralandı. Hitler ise saldırıdan birkaç dakika önce salondan ayrılmıştı.

 

Krafft’ın tahmini Nazi yönetiminin dikkatini çekti.

 

Joseph Goebbels bu durumu propaganda için kullanılabilecek bir fırsat olarak gördü. Hatta günlüğüne, dünyanın mistik inançlarla dolu olduğunu ve bunların düşmanı zayıflatmak için kullanılabileceğini yazdı.

 

Bundan sonra işin içine Nostradamus da girdi.

 

Goebbels’in adamları, 16. yüzyılın ünlü Fransız kahini Nostradamus’un metinlerini Almanya lehine yorumlayan propaganda broşürleri hazırlamaya başladı. Kehanetler yeniden yorumlanıyor, savaşın sonucu sanki yüzyıllar önce yazılmış gibi gösteriliyordu.

 

Amaç gelecekten haber vermek değildi.

 

Amaç, geleceği olmuş gibi göstermekti.

 

Fransa’nın işgalinin ardından bu propaganda daha da büyüdü. Almanlar, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Nostradamus kehanetlerini kullanarak korku ve teslimiyet duygusu yaratmaya çalıştı. İngiltere için de Londra’nın yok edileceğini öne süren sahte kehanetler yayıldı.

 

Sonra iş daha da tuhaf bir noktaya geldi.

 

1941’de Hitler’in yardımcısı Rudolf Hess, kişisel astrologunun etkisiyle İngiltere’ye gizlice uçtu. İskoçya’ya inişinden sonra görevinin doğaüstü güçlerden ilham alan bir rüyayla bağlantılı olduğunu söyledi. Hess tutuklandı ve savaşın geri kalanında hapsedildi. Ardından Nazi yönetimi okült çevrelere karşı ciddi bir baskı başlattı. Karl Krafft da tutuklananlar arasındaydı.

 

Fakat Nazi yönetiminin asıl büyük tutkusu artık fal değil, mucize silahlardı.

 

Savaş Almanya’nın aleyhine döndükçe, bilimsel üstünlük yerine tek bir “harika silahın” savaşı bir anda değiştireceği düşüncesi güçlendi.

 

Almanlar gerçekten ileri teknolojiler geliştirdiler. V-1 ve V-2 roketleri bunun en bilinen örnekleriydi. Ancak bunların çevresinde oluşan beklenti, zamanla gerçek teknolojinin çok ötesine geçti.

 

Yerçekimi karşıtı makineler...

 

“Ölüm ışınları”...

 

Gizli enerji silahları...

 

Uçan daireler...

 

Hatta ölüleri yeniden hayata döndürme deneyleri...

 

Bu projelerin bazıları teknik araştırma sınırlarında kalırken, bazıları doğrudan sözde bilime ve fantastik varsayımlara dayanıyordu.

 

Bir noktada Alman deniz istihbaratı bile İngilizlerin denizaltıları bulmak için benzer yöntemler kullandığına inanarak bir çeşit “sarkaç enstitüsü” kurdu. Büyük bir Atlantik haritasının üzerine oyuncak bir gemi yerleştiriliyor, metal bir küp sarkaç gibi sallandırılıyor ve hareketin düşman gemisinin yerini göstereceği düşünülüyordu. Sonuç ise beklenildiği gibi oldu: hiçbir anlamlı sonuç çıkmadı.

 

Heinrich Himmler ise bu dünyaya daha da fazla daldı.

 

Altın aramak için nehirleri araştıran sözde bilimciler görevlendirildi. Su arama çubukları kullanıldı. Gizli petrol rezervleri arandı. Hatta Mussolini’nin yerini bulmak için astrologlardan oluşan ekipler kuruldu.

 

İşin ironik tarafı şuydu:

 

Mussolini’nin yerinin belirlenmesinde gerçek istihbarat yöntemlerinin rol oynadığına dair kanıtlar bulunmasına rağmen, Himmler okült uzmanların başarısında ısrar ediyordu.

 

Ve savaşın sonlarına doğru, “Çan” adı verilen efsanevi bir yerçekimi karşıtı cihazdan söz edilmeye başlandı. Sonraki yıllarda bu proje, Nazi Almanyası’nın “gizli uçan daireleri” hakkında sayısız komplo teorisinin yakıtı olacaktı. Ancak kaynakta aktarıldığı üzere, bu çalışmalar sonuçsuz kaldı.

 

Bütün bunların arasında en karanlık bölüm ise insan deneyleriydi.

 

Toplama kamplarındaki mahkûmlar üzerinde aşırı soğuk, hastalıklar ve çeşitli tıbbi yöntemlerle deneyler yapıldı. Bilim görüntüsü altında yürütülen bu uygulamalar, bilimsel araştırmadan çok insanlık dışı deneylere dönüştü.

 

Belki de bu hikâyenin en çarpıcı tarafı burada yatıyor.

 

Nazi rejimi kendisini akıl, disiplin ve bilim üzerine kurulmuş modern bir devlet olarak sunuyordu. Ama aynı rejim, savaşın kaderini değiştirecek mucizelerin, kehanetlerin ve gizli güçlerin peşinden de koşuyordu.

 

Gerçek roket bilimi ile yerçekimi karşıtı makineler aynı hayal dünyasının içine sokuluyor, propaganda ile kehanet birbirine karışıyor, bilim ile sözde bilim arasındaki çizgi giderek siliniyordu.

 

Sonuçta tarih bize garip bir ders bıraktı:

 

Bilimden vazgeçildiğinde cehalet hemen ortaya çıkmaz. Bazen kendisini bilim kılığına sokar.

 

Ve en tehlikelisi de budur. Çünkü bir insan falcıya inanabilir.

 

Ama bir devlet falcılığı devlet politikası haline getirdiğinde, ortaya yalnızca kötü bir kehanet değil, gerçek insanların hayatlarını etkileyen büyük bir felaket çıkabilir.

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page