top of page

Köprüde Balıktan Kuru Fasulyeye...

  • cokgezenhk
  • 9 Mar
  • 3 dakikada okunur

Zor şey İstanbul’u anlatmak.

Kentsel tarihi binlerce yıl öncesine uzanan, coğrafi olarak iki kıtanın birleşim noktasında duran ve metropol kimliğiyle sayısız kültürel katmanı içinde taşıyan bu şehri birkaç satırda özetlemek neredeyse imkansızdır. Yüzyıllar boyunca sanatçılar, tarihçiler, seyyahlar İstanbul’u anlatmaya çalıştı; herkes kendi gördüğünü yazdı, kendi hissettiğini aktardı. Ama ne mümkün... İstanbul, sırrı tam çözülemeyen büyük bir muamma olarak kaldı.


Fausto Zonaro, 1896 yılında Galata Köprüsü üzerinde çizdiği Ertuğrul Süvari Alayı tablosunda yakaladığı perspektifi bugün hâlâ aynı noktadan görebilirsiniz. Aynı açıdan fotoğraf çekebilir, aynı çizgiyi yeniden kurabilirsiniz. Bu, İstanbul’un değişime rağmen hafızasını koruma direncinin sessiz kanıtlarından biridir.


Bu direnişin en önemli simgelerinden biri de Haliç ve onun üzerine kurulan köprülerdir. Tarih boyunca birçok köprüye ev sahipliği yapan Haliç, ilk kalıcı köprüsünü 6. yüzyılda İmparator Justinianus döneminde gördü. Kalıcı modern köprü fikri ise II. Bayezid döneminde Leonardo da Vinci’ye hazırlatılan fakat uygulanmayan proje ile tarihe geçti.


Bu projeden yaklaşık 350 yıl sonra ilk modern Galata Köprüsü, 1845 yılında Sultan Abdülmecid döneminde annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından yaptırıldı. 18 yıl kullanılan bu köprü, yıllar içinde yerini yenilerine bıraktı. Köprü geçiş ücretleri ise 31 Mayıs 1930’a kadar her iki uçta duran beyaz üniformalı memurlar tarafından toplandı.


Ücret tarifesi dönemin şehir hayatını anlatan küçük bir belge gibiydi:

• Ücretsiz: Ordu mensupları, kolluk kuvvetleri, görevdeki itfaiyeciler, din adamları

• 5 para: Yayalar

• 10 para: Sırtında yük taşıyanlar

• 20 para: Yüklü hayvanlar

• 100 para: At arabaları

• 3 para: Koyun, keçi ve diğer küçük hayvanlar


Bugünkü Galata Köprüsü ise 1994 yılında inşa edildi ve hâlâ şehrin en canlı damarlarından biri olarak yaşamaya devam ediyor.

Köprünün üstünde balık tutan insanlar, altında restoranlar, üstünden geçen aceleci kalabalık... Şehri izlemek için belki de en iyi yerlerden biri burasıdır. Köprüyü Eminönü yönüne geçtiğinizde karşınıza hemen Yeni Cami çıkar.


1597 yılında Safiye Sultan tarafından temeli atılan cami, uzun süren kesintilerden sonra 1665 yılında Turhan Hatice Sultan’ın büyük çabasıyla tamamlandı. Tam 66 yıllık bir inşa süreci sonunda ibadete açıldı. En dikkat çekici yönlerinden biri, denizin doldurulmasıyla elde edilen alan üzerine yapılmış olmasıdır.

Piramit biçimli kubbeleri, revakları, yanındaki çeşmesi ve hemen yanında uzanan Mısır Çarşısı ile özellikle fotoğraf tutkunları için adeta açık hava stüdyosudur.

Eminönü yönünde yürümeye devam ettiğinizde sol tarafta Rüstem Paşa Camii belirir. Rüstem Paşa adına yaptırılan bu eser, dışarıdan sade görünse de içine çıktığınızda çinilerle bambaşka bir dünyaya açılır. İki merdivenle ulaşılan caminin iç mekânı, kubbe eteklerine kadar uzanan İznik çinileriyle Osmanlı sanatının zirve örneklerinden biridir.

İstanbul’da tarih sanatla, sanat ise hayatla iç içe yaşar.

Dar sokaklarda birbirine yaslanmış ahşap evler... Kiminin cephesi kararmış, kiminin balkonu hafif eğilmiş, kimi sokağa doğru öne çıkmış... Şehir, yaş aldıkça güzelleşen bir yüz gibidir.

Rüstem Paşa’dan sonra yürürseniz karşınıza Ali Paşa Hanı çıkar. 18. yüzyılda inşa edilen han, ateş tuğlalı dış duvarları, iki katlı planı ve avlusuyla Osmanlı şehir içi ticaret mimarisinin başarılı örneklerinden biridir.

İçerideki tonozlu dükkânlar ve ışığın avluya düşüşü özellikle fotoğraf meraklıları için çok etkileyicidir. Bugün hâlâ birkaç dükkân ve küçük bir çay ocağıyla yaşamaya devam ediyor. Çay molası için sessiz, zarif bir durak.

Buradan ara sokaklara girip yukarı doğru yürüdüğünüzde yol sizi yavaş yavaş Süleymaniye Camii’ne çıkar.

Ve tam o noktada İstanbul açılır.

Haliç, kubbeler, minareler, yokuşlar, vapur sesleri... Binlerce yıl boyunca uğruna savaşlar verilen, şiirler yazılan, medeniyetler kurulan manzara bir anda önünüzdedir.

Süleymaniye, klasik Osmanlı mimarisinin en büyük doruklarından biridir. Mimar Sinan’ın ustalık eseridir. Yapıldığı günden bu yana yüzü aşkın deprem görmesine rağmen duvarlarında ciddi bir çatlak oluşmamıştır.

Dört minaresi vardır. Çünkü Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’un fethinden sonraki dördüncü padişahtır. Minarelerdeki on şerefe ise Osmanlı’nın onuncu padişahı oluşunu simgeler.

Buradan sonra rota tamamen size kalır: Balat sokaklarına mı inersiniz, Fener Rum Patrikhanesi’ne mi yönelirsiniz, yoksa Sultanahmet Camii ile Ayasofya arasında mı kaybolursunuz?

Belki de önce Süleymaniye’de tarihi kuru fasulyecilerden birine oturup bir tabak kuru fasulye, pilav ve turşuyla kendinize küçük bir İstanbul ziyafeti çekersiniz.

Çünkü bu şehir bazen bir kubbede, bazen bir han avlusunda, bazen de kaşığın fasulyeye değdiği anda anlatır kendini.


Hikayesi hiç bitmeyecek bu güzel kenti, en doğru şekilde bazen lezzet anlatır.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page